Bir arkadaşım zor bir karar verecekken her seferinde aynı şeyi yaptığını söylemişti: “Kendime uzun bir yürüyüş ayarlıyorum. Karar benim yerime yürüyüş sırasında veriliyor.” Bu cümleyi ilk duyduğumda şakaya yordum. Yıllar içinde bunun ne kadar doğru olduğunu anladım.
Bedenin ritmi, zihnin ritmini değiştirir
Yürürken bedenin adımları düzenli bir ritim üretir. Bu ritim, zihninizin de bir ritme girmesini sağlar. Araştırmalar, yürüyüşün sırasında yaratıcı düşüncenin yaklaşık yüzde altmış oranında arttığını gösteriyor. Bunun bir kısmı fizyoloji; kan dolaşımı artar, beyne daha çok oksijen gider. Ama asıl sebep bundan daha ince, düzenli hareket zihne bir çerçeve sunar.
Bir masa başında düşünmeye çalıştığınızda zihniniz dağınık hissedebilir; çünkü beden hareketsizken zihin için güvenilir bir zemin yoktur. Yürüyen bedenin monoton ritmi ise zihin için bir tür beşik görevi görür. Ne durduracak kadar müdahale eder, ne serbest bırakacak kadar uzaklaşır. Tam da bu arada, düşüncelerin birbirine değmesi için zaman yaratır.
Düşünmek yerine düşüncelere izin vermek
Terapi odasında sık yaptığım bir vurgu var: düşünmek ve düşüncelere izin vermek farklı şeyler. Düşünmek iradeli bir çabadır; bir soruyu çözmeye çalışırsınız, bir hesap yaparsınız. Düşüncelere izin vermek ise bir tür teslimiyettir; zihninizin kendine ait bir yolu olduğunu kabul edersiniz ve o yolun önüne engel çıkarmazsınız.
Yürüyüş, bu ikinci tür düşünme için ideal bir ortam. Hedef yoktur, odak yoktur, cevap aramıyorsunuzdur. Sadece yürüyorsunuz. Zihniniz bu sırada istediği yere gider. Ve çoğu zaman, oturup düşünmekle bulamadığınız bir çözümü, adımların arasında kaybolmuş gibi görünürken buluverir.
Neden sokak, neden park
Koşu bandı değil, sokak. Salon değil, park. Ev içi değil, dışarı. Çünkü yürüyüşün terapötik etkisinin bir kısmı çevrenin değişkenliğinden gelir. Değişen manzara, duyduğunuz sesler, burnunuza gelen kokular; bunların hepsi zihninizi aşırı uyarmadan besler. Psikolojide buna “hafif dikkat” (soft fascination) denir. Beyin tamamen dinlenmez, ama yorulmaz da.
Doğada yapılan yürüyüşlerin özellikle etkili olduğunu biliyoruz. Yeşil alanların kortizol seviyesini düşürdüğü, ruh hâlini belirgin şekilde iyileştirdiği, araştırmalarla defalarca gösterildi. Ama şehir içi yürüyüşler de etkilidir. Önemli olan ayaklarınızın yerle teması ve değişen bir görsel alandır.
Yürüyüşü bir ritüele dönüştürmek
Yürümenin faydalarından gerçek anlamda yararlanmak için, onu “spor yapmak” kategorisinden çıkarıp “kendine bakmak” kategorisine taşımak gerekiyor. Kalori saymadan, mesafe ölçmeden, bir hedef belirlemeden yürümek. Sadece ritim, sadece yol, sadece düşüncelerinizin akışı. Bu bir lüks değil, bir bakım şeklidir.
Günlük bir yürüyüş ritüeli kurmak için yirmi dakika yeter. Aynı saatte olması, onu gündelik hayatın bir parçası hâline getirir. Yavaş yavaş bedeniniz bu zamanı tanır, bu zamana hazırlanır ve yürüyüş bittiğinde başka bir durumda hissedersiniz kendinizi; kaygılarınız dağılmış, düşünceleriniz bir ölçüde düzene girmiş olur.
Tek yürüyen terapist Kierkegaard’dı
Varoluşçu felsefenin babalarından Kierkegaard şöyle yazmıştı: “Sağlığım ve en iyi düşüncelerim her zaman yürürken bana geldi. Yürüyerek geldiğim hâlimi, yürümeden başka hiçbir şey geri veremedi.” Yüz elli yıl sonra nörobilim, onun söylediğini doğruluyor. Bu tesadüf değil. İnsan olmak, bir ölçüde, yürüyen bir varlık olmaktır. Yürüyüşten ne kadar uzaklaşırsak, kendimizden de biraz uzaklaşırız.
Büyük bir kararla boğuşurken, bir fikri netleştirmeye çalışırken, ya da sadece bugün biraz yorgun hissediyorken, ayaklarınıza güvenin. Bazen en iyi psikolog, sokağın kendisidir.
DÜŞÜNCE NOTU
Bu tür refleksiyonların iki haftada bir e-postanıza gelmesini ister misiniz?