Tanımadığım bir sokakta oturup kahve içerken içimin neden sakinleştiğini uzun süre anlayamadım. Sonunda fark ettim, orada kimse benden bir şey beklemiyordu. Benim kim olduğumu kimse bilmiyordu ve bu tuhaf bir özgürlüktü.
Tanıdık olmak ve yorulmak
Kendi şehrimizde yaşamak, bir süre sonra bir sürekli algılanma hâline dönüşüyor. Tanıdığımız yüzler, tanıdığımız kaldırımlar, tanıdığımız beklentiler. Bunların hiçbiri kötü değil. Hatta çoğu zaman bize aitlik hissi veren şeyler. Ama içimizdeki bir yer kimi zaman yoruluyor. Çünkü tanıdık olmak, farkında olmadan sürekli bir rol oynamak anlamına geliyor, iş yerindeki ben, aile içindeki ben, arkadaş ortamındaki ben.
Yabancı bir şehirde bir kafeye oturduğunuzda, bu rollerin hepsi bir anda askıya alınıyor. Garson size sadece bir müşteri olarak bakıyor. Yandaki masa kiminle sohbet ettiğinizi merak etmiyor. Kimse sizden bir cümle, bir cevap, bir gülümseme beklemiyor. Ve işte o zaman, belki haftalardır olmadığınız biri oluyorsunuz, sadece kendiniz.
Yabancılığın terapötik değeri
Varoluşçu psikoterapide yalnızlık, bir eksiklik değil, bir var olma biçimidir. Yalnızlığın içinde kendinizle bir tür buluşma gerçekleşir. Yabancı bir şehirdeki kahve anı, tam da bu buluşmanın sakin bir versiyonudur. Etrafınızda insanlar vardır, ama onlarla bağınız yoktur. Bu, hem yalnız hissetmek hem de yalnız kalmamak gibi tuhaf bir denge sunar.
Pek çok danışanım, en sağaltıcı buldukları deneyimlerinden birinin yurt dışında bir kafede geçirdikleri bir sabah olduğunu söyler. “Hiç bu kadar ben olabildiğimi hatırlamıyorum” derler. Bu cümle bana her seferinde aynı şeyi hatırlatır, kendimiz olmak için bazen kendimizden tanınmamız gereken bir mesafe kat etmek gerekiyor.
Neden kahve, neden sabah
Sabah saatlerinde bir şehir henüz uyanıyor olur. Kaldırımlar henüz kalabalıklaşmamıştır. Kafelerde kimse aceleci değildir. Kahve, avucunuzun içinde sıcak bir küçük çapa gibi durur, elinizdeki bir fincan size burada olduğunuzu hatırlatır. Görsel kalabalık, gürültü ve hız düştüğünde, duyulmayı uzun süredir bekleyen bir iç ses yüzeye çıkar.
Nöropsikoloji dilinde buna “düşük uyarım ortamı” denir, beynin tehdit algılamadığı, sürekli ayırt etme ve değerlendirme yapmak zorunda kalmadığı bir durum. Bu tür ortamlarda bedeniniz gevşer, solunumunuz yavaşlar, ve kendi düşüncelerinizle karşılaşmak için gereken alan açılır.
Şehirden şehre değil, kendinden kendine
Yanlış anlaşılmasın, bu anlattıklarım için illa yurt dışına çıkmanız gerekmiyor. Kendi şehrinizdeki hiç gitmediğiniz bir mahallede bir kafe de olur. Önemli olan, sizi tanıyan gözlerden bir süreliğine uzak kalmak. Bu ruhsal bir mesafe, coğrafi bir mesafeden çok daha önemli.
Terapide sık söylediğim bir şey var, insan, kendini zaman zaman dışarıdan görebilmek için bazen dışarı çıkmak zorunda. Yabancı bir şehirdeki sabah kahvesi, işte o dışarının en hafif, en masumane hâli. Tren biletinden ucuz, terapiden hızlı, ama ikisinin de dokunduğu bir yere dokunuyor.
Küçük bir davet
Eğer son zamanlarda yorgunsanız, içiniz sık sık daralıyorsa, aslında istediğinizin ne olduğunu bilmiyorsanız, bir tatil planlamadan önce şunu deneyin. Bir sabah erken kalkın, hiç gitmediğiniz bir semte gidin, en sıradan görünen bir kafeye oturun. Telefonunuzu masaya bırakın ama ona bakmayın. Kahveniz gelsin. İlk yudum ile ikinci yudum arasındaki sessizlikte ne duyduğunuzu fark etmeye çalışın.
Bazen kendimize gelmek için uzaklara gitmek yetmiyor; bazen yakından uzak bir yere gitmek yetiyor.
DÜŞÜNCE NOTU
Bu tür refleksiyonların iki haftada bir e-postanıza gelmesini ister misiniz?