Skip to main content

Etrafımız insanlarla doluyken bile içimizde taşıdığımız yalnızlık, bu, bir eksiklik değil; insan olmanın temel koşullarından biridir.

İki tür yalnızlık

Yalnızlık dediğimizde aklımıza genelde sosyal yalnızlık gelir: arkadaşı az olan, akşamları evde kimsesi olmayan, paylaşacak biri olmadığını hisseden. Bu somut bir yalnızlıktır ve çözümleri de görece somuttur, yeni ilişkiler kurmak, kendine ait toplulukları bulmak, bağlantıları derinleştirmek.

Ancak bir başka yalnızlık türü daha vardır ki, varoluşçu psikoterapide üzerinde çok durulur: varoluşsal yalnızlık. Bu yalnızlık, insanın bilinciyle baş başa olduğunda hissettiği derin tek başınalıktır. Etrafımız insanlarla dolu olabilir; ama düşüncelerimiz, deneyimimiz, ölüm karşısındaki konumumuz, bunlar yalnızca bize aittir ve hiç kimseyle tam olarak paylaşılamaz.

Terapi odasındaki sessizlik

Terapide bazen uzun sessizlikler olur. Yeni başlayan danışanlar için bu sessizlik genellikle rahatsız edicidir; bir şey söylemek, boşluğu doldurmak isterler. Ama o sessizlik aslında çok değerli bir an olabilir. Çünkü o anda iki insan, danışan ve terapist, aynı odada, aynı zamanda, ama her biri kendi iç dünyasındadır. Bu, sözle aşılamayan bir mesafenin hatırlanmasıdır.

Yıllar içinde fark ettim ki, danışanlarım terapinin en derin anlarını çoğu zaman söylenen bir şey değil; birlikte sessiz kalınmış bir an olarak hatırlıyor. O sessizlik, “Yalnız değilsin ama yalnızsın da” demenin sözsüz halidir.

Yalnızlığa karşı kaçışlarımız

Modern hayat, varoluşsal yalnızlığı hissetmememiz için bize sayısız kaçış yolu sunar. Sürekli haber akışı, dizi maratonları, sosyal medya, yoğun çalışma temposu, bunların ortak özelliği, içeriye bakmamızı engellemeleridir. Telefon eline aldığında ilk açılan uygulama, o, çoğu zaman yalnızlığımızdan kaçışın simgesidir.

Bu kaçışlar kötü değildir; yaşamı sürdürebilir kılarlar. Ama tamamen onlara teslim olduğumuzda, içimizdeki sessiz alanı kaybederiz. Ve o sessiz alan olmadan, gerçekten ne istediğimizi, neye değer verdiğimizi, nasıl yaşamak istediğimizi sezmek güçleşir.

Yalnızlıkla barışmak

Yalnızlıkla barışmak, onu yok etmek değildir; onunla bir tür anlaşma yapmaktır. Bu anlaşmanın bazı pratik yolları:

1. Günde 15 dakika “boş” zaman. Telefon yok, müzik yok, podcast yok. Sadece pencereden bakmak, çay içmek, yürümek. Başlangıçta çok zorlayıcıdır; çünkü zihin alışmadığı bir şeyle, kendi sesiyle, kalır. Ama zamanla, o sesle dost olmak mümkündür.

2. Günlük yazmak. Düzenli olarak değil; canınız sıkıldığında, anlamadığınız bir his belirdiğinde, kafa karışıklığı yaşadığınızda. Yazmak, içerideki belirsiz şeyi dışarıya çıkarır ve onunla diyalog kurmamıza imkân verir.

3. Doğayla tek başına vakit geçirmek. Bir park, bir orman, bir deniz kenarı. Doğa, varoluşsal yalnızlığı tehdit edici değil, güzel bir şey olarak deneyimlememize yardım eder. Çünkü orada yalnız olduğumuzda bile, daha büyük bir şeyin parçası olduğumuzu hissederiz.

Sonuç olarak

Varoluşsal yalnızlık, çözülmesi gereken bir problem değil; tanışılması gereken bir gerçekliktir. Onunla tanıştığımızda, paradoksal olarak, başkalarına daha gerçek bir biçimde yaklaşmaya başlarız. Çünkü artık başkalarını “yalnızlığımı doldursun” diye değil, oldukları gibi varoluşları için seviyoruzdur.

Yalnızlık derinleşip umutsuzluğa dönüştüğünde, ya da günlük işleyişi engellediğinde, profesyonel destek almak gerekebilir. Bu yazının kastettiği yalnızlık, klinik bir depresyon değil; insan olmanın temel zeminidir. İkisi arasındaki farkı sezmek, bazen bir uzmanla konuşmayı gerektirir.


DÜŞÜNCE NOTU

Bu yazıların yenilerini iki haftada bir e-postanıza alın

Reklam yok, satış yok; sadece dürüst bir mektup.

E-postanız sadece Düşünce Notu için kullanılır. Her zaman tek tıkla abonelikten çıkabilirsiniz. KVKK

Birlikte çalışmak için randevu al →

Leave a Reply