Skip to main content

Yalnızlık hakkında konuşmak ağırdır. Ama bir bavul hazırlamak, tren biletine bakmak, tek kişilik bir otel odası aramak, bunların hiçbiri ağır gelmiyor. Oysa hepsi, aynı duyguyla bir pazarlık.

Yalnızlıktan kaçmak ve yalnızlığa yaklaşmak

Günlük hayatta çoğumuz yalnızlıktan kaçmak için örgütlenmiş bir yaşam sürüyoruz. Takvimler dolu, telefonlar hep yakında, akşamlar birisiyle geçiriliyor. Yalnızlık bize bir şeyi hatırlatıyor çünkü, varoluşsal olarak kimseyle tam olarak birlikte olmadığımızı, başka bir insanın bizim yerimize yaşayamayacağını.

Tek başına seyahat ise yalnızlığın daha hafif, daha kontrol edilebilir bir versiyonunu sunar. Uzaklaşmış olursunuz, kimseyi özlemiyor değilsinizdir, ama ortada “özel” bir yalnızlık vardır, seçilmiş bir yalnızlık. Ve seçilmiş olan her şeyin varoluşçu anlamda iyileştirici bir yönü vardır.

Tek kişilik bir masada

Tek başına seyahat edenlerin en sık anlattıkları şeylerden biri, restoranda tek kişilik bir masaya oturmanın başlangıçta yarattığı gariplik duygusu. “Herkes bana bakıyor gibi hissettim” derler. Birkaç gün sonra bu duygu yerini bambaşka bir şeye bırakır: “Kimse bana bakmıyormuş.” Ve bu ikinci fark ediş, çoğu zaman bir rahatlamaya değil, hafif bir sarsılmaya yol açar.

Çünkü hep bakıldığımızı düşünerek yaşamak, bakılmadığımızı fark etmekten daha kolaydır. Bakılıyor olmak en azından var olduğumuzu doğrular. Bakılmıyor olmak ise bizi kendimizle baş başa bırakır, ve orada, sadece kendi varlığımızla, ne yapacağımızı bilemeyiz.

Yol bize ne öğretir

Tek başına geçen uzun bir tren yolculuğu düşünün. Pencereden sizin olmayan bir manzara geçiyor. Kafanız, başkalarıyla paylaşmadığınız cümlelerle dolu. Müzik dinleseniz bile kulağınızın bir bölümü sessizliktedir. İşte bu uzun yolculukların ortalarında bir yerde, çoğumuzun içinde bir şey oturur.

Kimi bunu “kendime gelmek” diye tanımlar, kimi “hayatımı dışarıdan görmek.” Aslında anlatılan şey aynı: gündelik ben’den biraz ayrılıp, gözlemci olabilen bir başka ben’e geçmek. Psikolojide buna “gözlemci benlik” denir; terapinin en değerli kazanımlarından biridir. Ve bazen terapi yerine, yalnız bir tren yolculuğu da aynı işi görebilir.

Yalnızlığın hafif hâli

Tek başına seyahat, yalnızlıkla temas kurmanın en yumuşak yollarından biri. Çünkü geçicidir. Biliyorsunuz ki döndüğünüzde sizi bekleyenler olacak. Ama o “arada” kalan süre, sizi bir süreliğine asıl hayatınızdan koparır ve kendinizle doğrudan karşılaşmanıza izin verir.

Bu karşılaşma çoğu zaman dramatik değildir. Ağlamayacaksınız belki, büyük bir içgörü de gelmeyebilir. Ama dönerken, çantanızda o gittiğiniz şehrin birkaç görüntüsü kadar, kendinize dair küçük bir netlik de olur. “Şu son dönem daha çok yorgunmuşum” dersiniz. Ya da: “Şu arkadaşlıklar aslında bana iyi gelmiyormuş.” Basit ama uzun zamandır söylemediğiniz cümleler, o tren penceresinden dönerken birdenbire söylenebilir hâle gelir.

Herkes için değil, ama denenmeye değer

Tek başına seyahat herkes için terapötik değildir. Derin yalnızlık korkusu olan biri için ağır bir deneyim olabilir. Yeni bir ayrılık sonrasında ya da akut bir kriz anında bunu denemeyi önermem. Ama hayatın rutinine sıkışmış, kendinden uzaklaşmış hisseden biri için, kısa bile olsa bir tek başına yolculuk, kendine geri dönmenin en sakin yollarından biridir.

Başlamak için bir hafta sonuluğu bile yeter. Bir şehir değil, bir küçük sahil kasabası, bir dağ köyü. Önemli olan nereye gittiğiniz değil, oraya yalnız gidiyor olmanız. Ve döndüğünüzde, size ait yeni birkaç cümleyle dönüyor olmanız.


DÜŞÜNCE NOTU

Bu tür refleksiyonların iki haftada bir e-postanıza gelmesini ister misiniz?

E-postanız sadece Düşünce Notu için kullanılır. Her zaman tek tıkla abonelikten çıkabilirsiniz. KVKK

📅 Online Seans İçin Randevu Al

Leave a Reply