Yedi yaşındaki bir danışanım ödev masasında oturup her seferinde aynı cümleyi söylüyordu: “Ben bunu yapamam.” Ödev çok zor değildi, yapılabilecek bir şeydi. Sorun beceride değildi; sorun o çocuğun kendine ilişkin oluşturduğu inançtaydı.
Yapamamak mı, yapmaya cesaret edememek mi
Çocukların “yapamıyorum” demesi çoğu zaman beceri eksikliğinden değil, öz yeterlik inancının zayıf olmasından kaynaklanır. Psikolog Albert Bandura’nın geliştirdiği kavramdır bu: öz yeterlik, bir kişinin belirli bir görevi başarabileceğine ilişkin kendine duyduğu inanç. Bu inanç gerçek beceriden bazen bağımsızdır. Bir çocuk matematik problemini çözebilir olsa bile, çözebileceğine inanmıyorsa kalemi bir daha kaldırmayabilir.
Bu inancın nasıl oluştuğuna baktığınızda ilk bakacağımız yer ev içi dildir. Çocuk, kendisi hakkında inancı büyük ölçüde etrafındaki yetişkinlerden, özellikle ebeveynlerinden toplar. Söylenenler kadar söylenmeyenler, tonlamalar, yüz ifadeleri, karşısına geçip verilen tepkiler; bunlar çocuğun içinde yavaş yavaş bir “ben” algısı inşa eder.
Övgü mü, süreç mi
Günümüzde pek çok ebeveyn, çocuğunu övmenin ona güven kazandıracağını düşünür. “Aferin, çok akıllısın”, “Harika bir çocuksun”, “Her şeyi çok iyi yaparsın”. Niyet güzeldir. Ama bu tür genel nitelik övgüsü, aslında çocuğu zayıflatabilir. Çünkü bir dahaki sefere zor bir durumla karşılaştığında, başaramadığında, “akıllı olma” kimliğinin zedelenmemesi için, o işi yapmaktan vazgeçmesi daha kolaydır.
Araştırmalar, çocukları nitelik üzerinden değil, süreç üzerinden övmenin çok daha güçlü bir öz yeterlik inşa ettiğini gösteriyor. “Aferin akıllısın” yerine “Bu soruyu ne kadar uzun süre denedin, bakıyorum.” “Harika bir çocuksun” yerine “Bu konuda gerçekten çalıştın, farkındayım.” Bu tür cümleler çocuğun kendisine değil, çabasına odaklanır. Çaba, yeni bir durumla karşılaşıldığında tekrarlanabilir bir şeydir. Nitelik ise bir kere kaybedilirse geri dönüşü zor bir şeydir.
Hatanın yeri
Öz yeterliği güçlü çocuklar yetiştirmek, hata yapmaya izin verilen evlerde mümkün oluyor. Hata karşısında ebeveynin yüzünde beliren ifade, çocuğun iç sesini doğrudan biçimlendirir. Kaşların çatılması, sesin yükselmesi, “ben sana söylememiş miydim” cümlesi; bunlar çocukta hatadan kaçmak için girişimi azaltan bir örüntü yaratır.
Oysa büyümek hata yapmakla mümkündür. Ebeveyn olarak sizin görebileceğiniz en iyi şey, çocuğunuzun hatasına vereceğiniz “bu normal, hadi birlikte bakalım” tepkisidir. Bu tepki tekrarlandıkça çocuk öğrenir ki başarısızlık onun bir parçası değil, yolculuğunun bir parçasıdır. Bu ayrım hayatının geri kalanında onu taşıyacaktır.
Yardım etmenin inceliği
Çocuk bir işi yapamadığında, ebeveynin ilk dürtüsü çoğu zaman müdahale etmektir. İyi bir niyetle çocuğun yerine o işi yapıvermek, “daha hızlı olsun” düşüncesi, “zorlanmasın” kaygısı. Ama her yardım, küçük bir mesaj da iletir: “Sen bunu yapamayacak kadar yetersizsin, ben yapayım.”
Yardım etmenin incelikli bir dengesi var. Çocuk tamamen yapamıyorsa yapmak değil, birazcık yapabildiği kısmı bulup oraya dayanarak büyütmek gerekir. “Baştan baktığında çok zor geliyor, değil mi? Bir de şu ilk kısımdan başlayalım, ne dersin?” Bu tür cümleler çocuğa zorluğu parçalara ayırmayı ve kendisi için küçük başarılar inşa etmeyi öğretir.
Yetişkinin kendi iç sesi
Bu yazıyı okurken fark ettiyseniz, bahsettiğim şeylerin çoğu aslında size de uygulanabilir. Yetişkinler olarak da benzer iç seslerle yaşıyoruz. “Bunu yapamam” cümlesini hâlâ sık sık duyduğunuz bir içsel ebeveynimiz var çoğumuzda. Bu içsel ses, genellikle gerçek ebeveynlerimizin ses tonunun, ifadelerinin, tepkilerinin bir versiyonudur.
Çocuklarla konuşurken kullandığımız dil, sadece onların geleceğini değil, bugünümüzdeki iç sesi de biçimlendiriyor. Kendi çocuğunuza söylediğiniz “normal, denemeye devam” cümlesini, bir süre sonra kendinize söylerken de bulursunuz. Bu yüzden çocuk yetiştirmek, biraz da kendimizi yeniden yetiştirmek demek.
DÜŞÜNCE NOTU
Bu tür refleksiyonların iki haftada bir e-postanıza gelmesini ister misiniz?