Anksiyete ile mücadele etmek yerine, onunla nasıl bir ilişki kurarız? Bu yazı, kontrolü bırakmadan teslim olmanın paradoksunu ele alıyor.
Anksiyete neden bizi bu kadar zorlar?
Terapi odasında danışanlarımdan en sık duyduğum cümlelerden biri şudur: “Bu hissi durdurmak istiyorum.” Anksiyete; göğüste sıkışma, nefesin daralması, zihnin sürekli “ya…olursa?” sorusuna takılması olarak gelir. Çoğumuz onu bir düşman olarak deneyimleriz; üzerimize yürüyen, bizi köşeye sıkıştıran, hayatımızın küçük seçimlerini bile zorlaştıran bir varlık.
Oysa anksiyete, evrimsel olarak bizi ayakta tutan bir alarm sistemidir. Tehlike algıladığında çalar; sorun şu ki, modern hayatın belirsizlikleri (bir e-postanın yanıtı, bir görüşmenin sonucu, geleceğe dair sayısız ihtimal) bu alarmı sürekli açık tutmaya başlar. Sistem bozuk değildir; sadece kapanmayı unutmuştur.
Kontrol etmenin paradoksu
Anksiyete ile baş etmenin ilk içgüdüsel yolu kontroldür: durumu öngörmek, planlamak, her ihtimale hazırlıklı olmak. Ancak bu strateji çoğu zaman ters teper. Çünkü kontrol etmeye çalıştıkça, kontrol edemediğimiz şeylerin listesi büyür; ve büyüdükçe alarm daha çok çalmaya başlar.
Varoluşçu düşünce burada önemli bir hatırlatma yapar: hayatın özünde bir belirsizlik vardır ve bu belirsizlik bizden bağımsızdır. Yarın ne olacağını bilemeyiz; sevdiklerimizin bizim yanımızda kalacağını garanti edemeyiz; bedenimizin nasıl yaşlanacağını seçemeyiz. Anksiyete, bu temel gerçekliği unutmaya çalıştığımızda büyür.
Teslimiyet, vazgeçmek değildir
Burada teslimiyet derken kastettiğim, “hayata boyun eğmek” değil. Tam tersine; kontrol edebileceğim alanı tanımak ve edemediklerimi bırakmaktır. Bu ayrım, terapide üzerinde uzun uzun çalıştığımız bir konudur.
Bir örnekle açıklayayım: bir iş görüşmesinden önce hazırlık yapmak, soruları gözden geçirmek, kıyafet seçmek, bunlar kontrol edebileceğim alanlar. Karşımdaki insanın o gün nasıl bir ruh halinde olacağı, başka kaç adayın görüşeceği, son kararı nasıl vereceği, bunlar kontrol dışı. Kontrol edemediklerimi salıverdiğimde, anksiyetenin yakıtı azalır.
Pratik bir başlangıç
Bu hafta üç adımı denemenizi öneririm:
1. Anksiyete geldiğinde isimlendirin. “Şu an anksiyete hissediyorum” demek, hissin sizden ayrı bir şey olduğunu hatırlatır. Onunla aranıza bir aralık koyar.
2. Bedeninize geri dönün. Beş duyunuzu kullanarak şu anı tarayın: ne görüyorsunuz, ne duyuyorsunuz, ayaklarınız zemine nasıl basıyor. Anksiyete geleceğe dair bir kurgudur; beden ise her zaman şimdidedir.
3. Bir cümle yazın: “Bu durumda kontrol edebileceğim ne var, edemediğim ne?” İki sütuna ayırın. Çoğu zaman ikinci sütun çok daha uzundur, ve bu farkındalık başlı başına bir rahatlamadır.
Sonuç olarak
Anksiyete ile yaşamak, onu yenmekten çok onunla bir dil kurmaktır. Onu susturmaya çalışmak yerine ne söylediğini dinlemek; onu bir düşman değil, hayatımızın belirsizlikleri karşısında atalarımızdan bize miras kalmış bir uyarı sistemi olarak görmek. Bu bakış, sürecin başlangıcıdır; tamamı değil.
Eğer anksiyete günlük yaşamınızı zorluyorsa, bir uzmanla çalışmak süreci hem hızlandırır hem de daha güvenli hale getirir. Yalnız geçilmesi gereken bir yol değildir.
DÜŞÜNCE NOTU
Bu yazıların yenilerini iki haftada bir e-postanıza alın
Reklam yok, satış yok; sadece dürüst bir mektup.